6 Şubat’ta Antakya: Allah’la baş başaydık, çığlıklar, ağıtlar ve biz!

Bekir Atahan*

6 Şubat 2023, bizim için maalesef bir milat oldu. Maalesef artık hiçbir şey eskisi gibi olamayacak, bunu biliyoruz. Tek amacımız, şehrimizi tekrar kalkındırıp düzenimizi kurarak şehrimize geri dönebilmek.

Depremin olduğu ilk günden bugüne çeşitli defalar memleketim Antakya’ya gittim. En son 22 Mart 2023’te tekrar gittim. Gördüğüm ve hissettiklerimi tarif edebilmem imkânsız. Ailem ve ben yıllardır Antakya’da yaşamamıza rağmen bazı anlar geçtiğimiz yerleri tanıyamadık. Bu durum, hele ki Antakya gibi tarihi kültürel özel dokuya sahip bir şehir için çok zor bir durum. Tarihi caddeler ile sokaklar, sanayi sitesi, birçok sokak ve cadde yıkılmanın ötesinde, dümdüz olmuş bir şehir tahayyül edin. Her ne kadar bunu söylesem de görmek bambaşka. Bu durum, maalesef birçok sorun yaratmanın dışında, sonraki süreçler için çok önemli dersler çıkartmamız gerektiğini de gösteriyor.

O anları anlatmak

6 Şubat saat 04.17’de depremi yaşamak, tarifi imkânsız bir durum. Şanslı olan ve kendilerini evlerinden dışarıya atabilenler için de çok zorlu bir süreç başladı. Altı katlı binamızın ikinci katından; yıkılan mutfağımızın, koridorlarımızın üzerine düşen koca taş parçalarının, apartman merdivenlerinin üzerine düşen koca tabliyelerin arasından nasıl çıktığımızı bir annemle ben, bir de Allah bilir. Depremin sürdüğü ifade edilen 1 dakika, o an bize yaşatılanlar, anlatılamaz hislerdir.

Dışarıya çıkarken nasıl olduğunu anlamadan anneme ve kendime aldığım iki kazağım, iki çorap, arabamın anahtarı ile kendimizi dışarı attık ve arabamıza geçtik. Gördüğümüz tablo sanki bir kıyamet gibiydi. Gerçeği anlayamadık.

Arabamıza geçtiğimizde o sırada şehir dışı yolculuğunda olan babamı aradım, “Biz annemle iyiyiz bizi merak etmeyin, çok büyük bir deprem oldu” dedim ve o andan sonra telefonumu şebeke sorunları yüzünde tek bir mesaj ve arama dahil olmak üzere 11 saat boyunca kullanamadım.

Her taraf yıkık, bardaktan boşalırcasına yağan yağmur, sabahın soğuğu, çaresizce gezinen bir kısmı yaralanmış sokak hayvanları, yükselen ağıtlar…

Bu kısmı anlatmak benim yıllarımı alır, fakat kısaca şunu ifade edeyim, 04.17’den sonra ertesi güne kadar Allah’la baş başaydık! Çığlıklar, ağıtlar ve biz…

Maalesef ilk 48 saat devlet yoktu. Kim ne derse desin. 

İlk 24 saat

Su yok, marketler talan edilmiş, binalar yıkılmış, istasyonlar benzin vermiyor, yoldan geçen ne bir asker ne bir polis ne bir iş makinesi var. Evinden sağ çıkıp kendini sokağa atabilenler arasında arabası olanlar, arabası sağlam olanlar, arabasında yakıt olanlar, ayaza karşı çorap ve kazak almış olabilenler çok şanslıydı. Tabii bunlar bir yana, yakını zarar görmemiş olan insan olmadığı için, tüm bu saydıklarımın bir önemi de kalmıyordu. Dedem ve anneannem, birçok sevdiğim büyüğüm, arkadaşım enkaz altındayken, insan ne yapsın arabayı, çorabı, kazağı!

İlk 48 saati, insanların talan etmek zorunda kaldığı Migros’tan annem ve yakınlarım için aldığım 6 şişe su, 2-3 bisküvi ile geçirdik. Maalesef hiçbir kamu kurumu tek çadır kuramadı, bir bardak su veremedi. İnsanlar tuvaletlerini parklara, bahçelere sokaklara yapmak zorunda kaldı. Yaşanan durumu anlatabilmek mümkün değil.

İnsanlar maalesef enkaz altında bekleyerek öldü 

İkinci gün anneannemin cesedine ulaşmak için inşaat mühendisi eniştem, kendi imkânları ile bir kepçe buldu. Tabii in cin top oynuyor, sadece vatandaşlar sokaktaydı. Tam binamıza yaklaşırken o sırada ilk kez gördüğüm 5-6 asker, bize geldi ve yanda ses gelen binaya kepçeyi götüreceklerini söyledi. Biz de bizim binadan ses gelmediği için bu duruma bir şey demedik.

Askerler ve eniştemin getirttiği kepçe, iki saatlik uğraş sonucunda anne baba ve iki çocuktan oluşan tanıdığım bir aileyi yaklaşık 30 saat sonra sağ olarak çıkarttı. Bu ailenin ismini, onaylarını almadığım için burada paylaşamam. Fakat o an hissettiğim gerilimi ve o insanların iki saatlik uğraş sonucunda binadan çıkışlarındaki yüz ifadelerini, ömrüm boyunca unutamam.

Eniştemin inadı ve kendi imkânları ile getirttiği kepçe olmasaydı, dört kişilik aile o binada can çekişerek ölecekti. Maalesef binlerce insan bu şekilde vefat etti.

Aynı şekilde dedem de, 15 saat sonra kuzenimin sesini duyması ve oradaki üç kişinin şahsi çabaları sonrasında binadan çıkabildi. Kuzenim ve oradaki üç kişi olmasa, dedem de bugün aramızda olamayacaktı.

Devlet bizi bizle baş başa bıraktı, bir Allah’ın kulu gelip bölgeye yardım etmedi. Belki ağır olacak ama gerçek bu, maalesef devlet yoktu ilk 48 saat.

O yüzden, ben hiçbir sorumluya hakkımı helal etmiyorum.

Kim sorumlu?

6 Şubat’tan şu güne kadar hiçbir yetkili sorumluluk almadı ve istifa etmedi. Bu durumda sanırım en büyük sorumlu ve cezalandırılması gerekeni fay hattı oldu. Başka bir açıklama bulamadım.

Mizansen bir yana, hukukta yetki ve sorumluluk iç içedir. Yetkin varsa, sorumluluk da yetkiyi kullanandadır. Bundan ötürü hiçbir yetkilinin sorumluluk almaması, kabul edilemez. Her türlü imar işlerine yetkili yerel yönetimlerin hiçbir sorumluluk almaması, asla anlam vermediğim ve kabul etmediğim bir durumdur. İstifa bir yana, insan bir özür bekliyor.

Tabii tek sorumlu yerel yönetimler mi? Asla. Aslında sorumlu ve suçlu, hepimiziz. İmar barışı çıktığında büyük bir mutluluk ve zevkle kaçak yapılarımızı imar barışına sokup yapı kullanım izni alırken, binalarımızın gereken denetimlerden geçmediğini görüp bu duruma ses çıkartmadığımız için hepimiz sorumluyuz.

Toplumsal duyarsızlık bir yana. Maalesef belediyelerimiz ve kamu kurumlarımız, 15 yıl boyunca Hatay’da depreme dair hiçbir iş ve işlem yapmamışlar. Bir bina denetlenmemiş, çürük binaların durumu bina sakinlerine tebliğ edilmemiş, maalesef büyük kamu bütçeleri saçma çılgın projelere aktarılmış.

Bugün bir kez daha görüyoruz ki biz yurttaşların vergisinden oluşan kamu kaynakları, yine biz yurttaşlara harcanmalı. Fakat maalesef milyon dolarlar spor kulüplerine, çılgın projelere aktarılmış. Bu süreçte sadece müteahhitlere fatura çıkartılması, sürece tek taraflı yaklaşılması demektir. İşin yapı denetim, imar birimleri vb. gibi boyutları da var. Ucu kime dokunursa dokunsun, tüm sorumlular yargı önünde hesap vermelidir. 50 bini aşkın insanın hayatını kaybettiği, kolları bacakları kesilen, çoluğu çocuğu annesi babası ölen onca insan için hiç kimsenin sorumluluk almaması kabul edilebilir bir durum değil.

Bundan sonra ne yapmalı? 

Şehrim Hatay’ı baz alarak ilerlemekteyim. Antakya merkez bitmiş, yok olmuş durumda. Sonrasında Samandağ, Defne, Kırıkhan ve İskenderun çok ciddi zarar görmüş ilçeler. Mesela Reyhanlı’da yıkım yok. Erzin keza aynı şekilde. Diğer ilçelerde de etkiler görülmekle beraber Antakya’daki gibi yok olma durumu görülmemekte.

Dümdüz olan bir şehirde bu krizi gelecek için bir imkâna çevirmeliyiz. Yeşil alanları ve alt yapısı hazırlanmış deprem toplanma alanlarını, yatay mimariyi, şehrin kültürel dokusunu koruyarak tekrar oluşturmalıyız. Antakya maalesef bugüne kadar katledildi ve hiçbir yönetici bu katliama dur diyemedi. İğrenç ötesi bir imar planı ve üst yapısı vardı şehrin.

Şehri bu saatten sonra sivil inisiyatifi ön planda tutarak, rant terimini artık lügatımızdan çıkartarak yeniden inşa etmemiz gerekir.

Ekonominin tekrar hareketlenebilmesi için de bölgesel teşvik paketleri hazırlanmalı. Antakya ile aynı durumda olmayan bölgeler bir tutulamaz. Bölgenin ihtiyacına uygun, doğru şekilde oluşturulacak sosyal donatı alanları oluşturulmalı. Aksi halde Hatay, eskiyi mumla arar bir şehir haline evrilir. Buna izin verilmemeli. Bilimin ışığından ayrılmamalı, rant teriminden hızla uzaklaşılmalı.


* Avukat

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir